Şükrü PORTAKAL YAZAR
26 AĞUSTOS 1071 MALAZGİRT’TE BİR CUMA
Şükrü PORTAKAL
2026-08-26
Güneş daha
doğmamıştı…
Malazgirt
Ovası’nın üzerine çöken gecenin son karanlığı, yavaş yavaş çekiliyordu.
26 Ağustos
1071…
Bir tarafta
sayıca çok daha büyük bir ordu, Bizans İmparatoru Romanos Diogenes’in ordusu…
Diğer
tarafta ise sayısı daha az, fakat inancı ve ülküsü kendisinden büyük bir Türk
ordusu…
Ve o ordunun
önünde bir hükümdar vardı:
Sultan
Muhammed Alparslan.
Fakat o
sabah Malazgirt’te yalnızca iki ordu karşı karşıya değildi.
Bir çağ,
başka bir çağa hazırlanıyordu.
Sultan
Alparslan otağından çıktığında askerleri onu gördü.
Üzerinde
savaş için hazırlanmış sade kıyafetleri vardı.
Beyazlara
bürünmüştü.
Başında
sarığı…
Üzerinde
zırhı…
Belinde
kılıcı…
Fakat onun
üzerindeki elbisenin asıl ağırlığı kumaşında değildi.
O beyazlık,
o gün onun için kefeni temsil ediyordu.
Alparslan,
savaşa bir hükümdar gibi değil;
Ölümü göze
almış bir asker gibi çıkıyordu.
Rivayet
edilen meşhur sözü de işte bu ruhu anlatıyordu:
“Şehit
olursam bu beyaz elbise kefenim olsun.”
O gün
Sultan'ın üzerinde taşıdığı şey yalnızca bir elbise değildi.
Bir karardı.
Bir
teslimiyet…
Bir meydan
okumaydı.
Ve belki de
en önemlisi;
Ölümden
korkmayan bir iradenin sembolüydü.
Sonra
askerlerine baktı.
Ovanın
üzerinde binlerce göz ona çevrilmişti.
Atlar
kişniyor…
Mızraklar
parlıyor…
Kılıçlar
kuşanılıyor…
Okçular
yaylarını hazırlıyordu.
Fakat bütün
o gürültünün içinde bir sessizlik vardı.
Herkes
Sultan’ın söyleyeceği sözü bekliyordu.
Alparslan
öne çıktı.
Sesini
yükseltti.
Ve
askerlerine, yalnızca bir savaşın değil, bir kaderin kapısında olduklarını
anlatan sözlerle seslendi:
“Ey yiğitler!
Bugün karşımızda yalnızca bir düşman
ordusu yoktur.
Bugün karşımızda, vatanımızın önüne
dikilmiş bir engel vardır.
Biz bugün yalnızca kendimiz için
savaşmayacağız.
Arkamızda analarımız var…
Babalarımız var…
Çocuklarımız var…
Atalarımızın emaneti var.
Ve bizden sonra gelecek nesiller
var.
Bugün burada vereceğimiz karar,
yarının yurdunu belirleyecektir.”
Askerlerin arasından bir uğultu
yükseldi.
Alparslan devam etti:
“Ben sizin sultanınızım.
Ama bugün sizin önünüzde yürüyen bir
hükümdar olarak değil,
Sizinle aynı
kaderi paylaşan bir asker olarak bulunuyorum.
Ben ölürsem sizden biri gibi
öleceğim.
Siz şehit olursanız, sizden
ayrılmayacağım.
Zafer bizim olursa, bu zafer
hepimizin olacak.”
Sonra
kılıcına baktı.
Ve
askerlerine son kez seslendi:
“Bugün burada ölüm varsa, şehadet
vardır.
Zafer varsa, milletimizin geleceği
vardır.
Allah bizimledir.
Şimdi yürüyün!”
Ve
yürüdüler…
Malazgirt
Ovası bir anda hareketlendi.
Türk
atlıları yay gibi gerildi.
Hilal
taktiğinin çemberi yavaş yavaş kurulmaya başladı.
Bizans
ordusu ilerledikçe Türk birlikleri geri çekiliyor…
Geri
çekildikçe düşmanı daha geniş bir alana yayıyor…
Ve sonra…
Beklenen an
geldi.
Türk ordusu
bir anda yön değiştirdi.
Ovanın
sessizliği parçalandı.
Atların nal
sesleri gökyüzünü doldurdu.
Oklar yağmur
gibi yağmaya başladı.
Kılıçlar
çekildi.
Mızraklar
savruldu.
Toz bulutu
gökyüzünü kapladı.
Malazgirt
artık bir ova değildi.
Bir tarih
sahnesiydi.
Ve o
sahnenin ortasında beyaz elbiseli bir hükümdar vardı.
Alparslan…
Ordusunun
önünde savaşıyordu.
Saatler
ilerledi.
Bizans
ordusunun safları bozulmaya başladı.
Emirler
duyulmuyor…
Bayraklar
birbirine karışıyor…
Askerler
nereye ilerleyeceğini bilemez hâle geliyordu.
Romanos
Diogenes'in ordusu artık savaşın kontrolünü kaybediyordu.
Türk ordusu
ise kapanan bir hilal gibi düşmanı içine alıyordu.
Ve nihayet…
Malazgirt
kazanılmıştı.
26 Ağustos
1071…
Bizans
İmparatoru Romanos Diogenes esir alınmıştı.
Alparslan’ın
önüne getirildi.
Düşmanının
karşısında duran Sultan, zafer sarhoşluğuna kapılmadı.
Çünkü gerçek
zaferin ne olduğunu biliyordu.
O gün
Malazgirt’te yalnızca bir ordu yenilmemişti.
Anadolu’nun
kapıları Türklere açılmıştı.
Peki Sultan
Alparslan, o büyük zaferden sonra ne yaptı?
Askerlerinin
karşısına çıktı.
Zafer
kazanmıştı ama kendisini büyütmedi.
Çünkü o gün
kazanılan şey Alparslan’ın şahsî zaferi değildi.
Türk
milletinin zaferiydi.
Belki o
akşam Malazgirt Ovası’nda bir asker gökyüzüne baktı.
Güneş
batıyordu.
Toprağın
üzerinde savaşın izleri vardı.
Kılıçlar
susmuş…
Atlar
dinlenmeye çekilmiş…
Ovanın
üzerinde ağır bir sessizlik başlamıştı.
Ve belki o
asker bilmiyordu…
Ama tarih
artık değişmişti.
Çünkü 26
Ağustos 1071’den sonra Anadolu artık başka bir geleceğe yürüyordu.
Bugün 26
Ağustos olduğunda yalnızca bir savaşı hatırlamıyoruz.
Bir iradeyi
hatırlıyoruz.
Bir
hükümdarın savaş meydanında askerinin önüne geçmesini…
Ölümü göze
almasını…
Zaferi
kendisine değil milletine yazmasını…
Ve bir
milletin, kendisine yurt olacak toprağa adım atışını hatırlıyoruz.
Malazgirt'i
anlamak için yalnızca tarihe bakmak yetmez.
O sabahı
hissetmek gerekir.
Otağın
sessizliğini…
Atların
nefesini…
Kılıçların
sesini…
Okların
gökyüzünü kaplayışını…
Ve beyaz
elbiseli bir Sultan'ın askerlerinin önünde durup:
“Ben de
sizinle beraberim.” dediğini
hissetmek gerekir.
Çünkü bazı
zaferler yalnızca savaş meydanında kazanılmaz.
Bazı
zaferler, önce insanın kendi yüreğinde kazanılır.
26 Ağustos
1071…
Bir tarih…
Bir zafer…
Bir
başlangıç…
Ve
Anadolu'nun sonsuza kadar değişen kaderi.
Malazgirt'te
açılan kapıdan Türk milleti geçti.
Ve o kapıdan
yalnızca bir ordu değil; bir medeniyet yürüdü.
26 Ağustos
1071'i unutma.
Çünkü bugün
üzerinde yaşadığımız toprağın hikâyesinde,
O günün
atlarının nal sesleri hâlâ duyulur.
ETİKETLER: konya, postası, gazete, dergi
YORUMLAR
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!
YORUM YAP