Şükrü PORTAKAL - Siyasetçi/Yazar YAZAR
Dum¬lupınar’da Tarih Yazılırken
Şükrü PORTAKAL - Siyasetçi/Yazar
2026-08-30
Gece henüz
bitmemişti…
Dumlupınar’ın
tepelerinde ağustos ayının serinliği vardı.
Toprağın
üzerinde ağır bir sessizlik…
Fakat bu
sessizlik aldatıcıydı.
Çünkü
vadilerin içinde binlerce Mehmetçik bekliyordu.
Kimisi
tüfeğini göğsüne bastırmıştı.
Kimisi
süngüsünü kontrol ediyordu.
Kimisi son
kez matarasından su içiyordu.
Kimisi ise
cebinden çıkardığı küçük bir kâğıda bakıyordu.
Belki
annesinin yazdığı birkaç satırdı o…
Belki
evladının resmi…
Belki de
köyünden getirdiği küçücük bir hatıra.
Kimse
yarının ne getireceğini bilmiyordu.
Ama hepsi bir
şeyi biliyordu:
Bugün geri
dönmek yoktu.
Çünkü bugün
yalnızca bir savaş yapılmayacaktı.
Bugün
Anadolu'nun kaderi belirlenecekti.
30 Ağustos
1922.
Güneş daha
doğmadan önce Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, savaş alanını gözlüyordu.
Karşıdaki
tepeler düşman mevzileriyle doluydu.
Siperler…
Toplar…
Makineli
tüfekler…
Ve
Anadolu'dan çekilmek istemeyen işgal kuvvetleri…
Türk ordusu
ise haftalardır süren Büyük Taarruz ‘un bütün ağırlığıyla karşılarındaydı.
26
Ağustos'ta başlayan büyük yürüyüş, şimdi Dumlupınar'da son ve en büyük darbeye
hazırlanıyordu.
Artık geri
dönüş yoktu.
Şafak
sökmeye başladı.
Gökyüzü önce
griye…
Sonra kızıl
bir renge döndü.
Ve bir anda…
Top sesleri
duyuldu.
Bir top…
Sonra bir
başkası…
Sonra bütün
cephe…
Dumlupınar'ın
sessizliği parçalandı.
Dağlar
sarsıldı.
Toprağın
altından ateş fışkırıyor gibiydi.
Gökyüzünü
barut dumanı kapladı.
Mehmetçik
siperlerinden çıktı.
Önlerinde
dikenli teller…
Kurşun
yağmuru…
Topçu ateşi…
Ve düşman
mevzileri vardı.
Ama onlar
yürüdü.
Koştu.
Tırmandı.
Düştü.
Yeniden
kalktı.
Çünkü
onların arkasında yalnızca bir ordu yoktu.
Anadolu
vardı.
Bir
Mehmetçik düşünün…
Elinde
tüfek.
Üzerinde
savaşın tozu.
Yüzünde
yorgunluk.
Ama
gözlerinde korkudan daha büyük bir şey:
Vatan.
Yanındaki
arkadaşına bakıyor.
Belki bir
kelime söylüyor:
“Haydi…”
Ve ikisi
birlikte ileri atılıyor.
Bir kurşun
yanlarından geçiyor.
Bir başka
asker yere düşüyor.
Bir top
patlıyor.
Toprak
yüzlerine savruluyor.
Kulakları
sağır eden gürültünün içinde komutanların sesleri duyuluyor:
“İleri!”
Ve Mehmetçik
yine ilerliyor.
Saatler
geçtikçe savaş daha da şiddetlendi.
Türk ordusu
düşman mevzilerini birer birer sıkıştırıyordu.
Savaş alanı
daralıyor…
Çember
kapanıyordu.
Düşmanın
geri çekilme yolları arıyordu.
Mustafa
Kemal Paşa, savaşın bütün ağırlığını omuzlarında taşıyan bir komutan gibi
cepheyi takip ediyordu.
Bu artık
sıradan bir muharebe değildi.
Bu;
Başkomutanlık
Meydan Muharebesi'ydi.
Bir tarafta
Anadolu'yu işgal altında tutmak isteyenler…
Diğer
tarafta kendi vatanında özgür yaşamak isteyen bir millet…
Ve o
milletin ordusu…
Dumlupınar'ın
tepelerinde savaş bütün şiddetiyle devam ederken güneş yükseldi.
Barut kokusu
havaya karışmıştı.
Atların
kişnemeleri…
Top sesleri…
Tüfek
patlamaları…
Yaralıların
sesleri…
Komutlar…
Süngülerin
çarpışması…
Hepsi
birbirine karışıyordu.
Artık
gökyüzü bile savaşın rengindeydi.
Fakat Türk
ordusu geri çekilmiyordu.
Çünkü
Mehmetçik biliyordu:
Bir adım
geri, vatanın geleceğini tehlikeye atabilirdi.
Bu yüzden
ileri gitti.
Bir tepe
daha…
Bir mevzi
daha…
Bir siper
daha…
Sonra
savaşın kaderi değişmeye başladı.
Düşman
ordusunun birlikleri birbirinden kopuyordu.
Çember
daralıyordu.
Türk ordusu
her taraftan baskıyı artırıyordu.
Dumlupınar'da
düşmanın ana kuvvetleri sıkışmıştı.
Ve artık
kaçacak yerleri kalmıyordu.
O gün
Anadolu'nun üzerinde yalnızca top sesleri yükselmiyordu.
Bir milletin
bağımsızlık iradesi yükseliyordu.
Ve nihayet…
Saatler
süren çarpışmanın ardından düşman ordusunun direnci kırıldı.
Dumlupınar
kazanılmıştı.
Fakat
savaşın en ağır anları geride kalmış olsa da meydanda büyük bir sessizlik
vardı.
Az önce top
sesleriyle sarsılan tepelerde şimdi yalnızca rüzgâr esiyordu.
Mehmetçik
yorgundu.
Üzerleri toz
içindeydi.
Bazılarının
elinde tüfek…
Bazılarının
omzunda arkadaşının yükü vardı.
Ve zaferin
ortasında bile gözlerindeki ilk şey sevinç değildi.
Şehit olan
arkadaşlarını arıyorlardı.
Çünkü Türk
askerinin zaferi bile vefasız değildir.
Zafer,
geride bıraktıklarını unutmak değildir.
Zafer; onların
emanetini taşımaktır.
Başkomutan
Mustafa Kemal Paşa o büyük savaşın ardından ordusuna yönünü gösterdi.
Artık hedef
belliydi.
“Ordular!
İlk hedefiniz Akdeniz’dir. İleri!”
Bu emirle
birlikte Türk ordusu yeniden yürüdü.
Dumlupınar'dan
İzmir'e doğru…
Bir şehirden
diğerine…
Bir tepeden
diğerine…
İşgal
altındaki Anadolu'yu adım adım kurtararak…
Ve 9
Eylül'de İzmir'e ulaşarak…
Bugün 30
Ağustos'u kutlarken yalnızca bir savaşın kazanılmasını hatırlamıyoruz.
Dumlupınar'ın
taşlı tepelerinde yürüyen Mehmetçik'i hatırlıyoruz.
Elinde
tüfeğiyle ileri atılan o adsız kahramanları…
Annesini
düşünerek savaşan evlatları…
Çocuğunun
yüzünü bir daha göremeyeceğini bilmeden vatanı için yürüyenleri…
Ve bütün bu
fedakârlığın üzerinde yükselen bağımsızlığı hatırlıyoruz.
1071'de
Malazgirt'te bir kapı açılmıştı.
26 Ağustos
1922'de Kocatepe'den büyük yürüyüş başlamıştı.
30 Ağustos
1922'de Dumlupınar'da o yürüyüş zaferle taçlandı.
Malazgirt'te
Anadolu'nun kapısını açan ruh…
Dumlupınar'da
Anadolu'nun bağımsızlığını savundu.
Aradan
yüzyıllar geçti.
Sultan
Alparslan'ın ordusuyla Gazi Mustafa Kemal'in ordusu arasında yüzlerce yıl
vardı.
Ama ikisinin
yüreğinde aynı gerçek vardı:
Vatan.
Bugün
Dumlupınar'a baktığımızda yalnızca bir savaş alanı görmeyelim.
Toprağın
altında yatan Mehmetçikleri düşünelim.
O günün
barut kokusunu…
Top
seslerini…
Süngülerin
parıltısını…
Atların nal
seslerini…
Ve “İleri!”
emrini düşünelim.
Çünkü 30
Ağustos; bir takvim yaprağı değildir.
Bir milletin
esareti kabul etmeyeceğini dünyaya ilan ettiği gündür.
30 Ağustos; Türk
milletinin bağımsızlık mührüdür.
Ve o mühür
bize şunu hatırlatır:
Vatan kolay
kazanılmadı.
Cumhuriyet
kolay kurulmadı.
Bağımsızlık
kolay elde edilmedi.
Bu
toprakların her karışında bir Mehmetçiğin emeği, duası, kanı ve emaneti vardır.
Şimdi bir an
gözlerini kapat…
Dumlupınar'dasın.
Güneş
doğuyor.
Uzakta top
sesleri duyuluyor.
Yanında
Mehmetçik…
Önünde
düşman mevzileri…
Arkanda
Anadolu…
Ve bir
komutanın sesi yükseliyor:
“İLERİ!”
O an
anlıyorsun…
Bazı
insanlar bir savaşa girer.
Bazı
milletler ise tarihe girer.
30 AĞUSTOS
1922
Dumlupınar'da
Türk milleti tarihe geçti.
Bugün bize
düşen ise o tarihi yalnızca kutlamak değil; anlamak, hatırlamak ve gelecek
nesillere aktarmaktır.
Çünkü biz
biliyoruz:
Malazgirt'ten
Dumlupınar'a uzanan yürüyüşün adı Vatan’dır.
Vatanın adı
ise Türkiye’dir.
30 AĞUSTOS ZAFER BAYRAMIMIZ KUTLU OLSUN.
Başta Gazi
Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere, vatan uğruna can veren bütün şehitlerimizi
rahmet, minnet ve saygıyla anıyoruz.
Unutma.
Unutturma.
Çünkü bu
zafer bizim hikâyemizdir.
ETİKETLER: konya, postası, gazete, dergi
YORUMLAR
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!
YORUM YAP