TÜRK ASRI: KADİM İNANÇTAN CİHAN HÂKİMİYETİNE
Bir milleti anlamak için yalnızca bugünkü kimliğine değil, binlerce yıllık hafızasına, inancına, töresine ve devlet anlayışına bakmak gerekir. Türk milletinin hikâyesi de birkaç yüzyıla, tek bir coğrafyaya veya tek bir tarih sayfasına sığdırılamaz. Oğuz Kağan'ın cihan hâkimiyeti ülküsünden Bilge Kağ
Bir milleti anlamak için yalnızca bugünkü kimliğine değil, binlerce yıllık hafızasına, inancına, töresine ve devlet anlayışına bakmak gerekir. Türk milletinin hikâyesi de birkaç yüzyıla, tek bir coğrafyaya veya tek bir tarih sayfasına sığdırılamaz.
Oğuz Kağan'ın cihan hâkimiyeti ülküsünden Bilge Kağan'ın taşlara kazınan öğütlerine, Ergenekon'un demir dağından Konya'daki Savatra'nın tarihî izlerine ve Kehf Suresi'ndeki Zülkarneyn kıssasına uzanan büyük bir düşünce dünyamız var.
Bu miras bize bir sorumluluk yüklüyor: Geçmişimizi doğru okuyacak, inancımızı ve kimliğimizi başkalarının kalıplarına teslim etmeyeceğiz.
Oğuz Kağan Destanı, Türklerin geniş ufuklara yönelen hâkimiyet ülküsünü anlatır. Bilge Kağan'ın Orhun Yazıtları ise milletin bağımsızlığını, birliğini, devletin sorumluluğunu ve Tanrı inancını ortaya koyar. Yüzyıllar öncesinden yükselen bu ses, Türk devlet geleneğinin yalnızca savaş meydanlarından ibaret olmadığını gösterir. Devletin bekası, milletin birliği ve yöneticinin sorumluluğu da bu geleneğin temel taşlarıdır.
Türklerin kadim inanç dünyasını yalnızca Şamanizm kelimesiyle açıklamaya çalışanlar, tarihî tablonun tamamını göremezler. Orhun Yazıtları'nda Tengri kavramı açıkça yer alır. Tanrı, kağanlığın meşruiyeti ve milletin kaderiyle ilişkilendirilir. Eski Türklerin inanç dünyası farklı dönemlerde çeşitli uygulamalar ve kutsal varlık tasavvurları da içermiştir; ancak Tengri inancı, Türklerin tarihî hafızasında merkezi bir yere sahiptir. Bu gerçeği görmezden gelerek Türklerin inanç tarihini tek kelimeye indirgemek, tarihî belgeleri eksik okumaktır.
Benim tarih ve inanç anlayışımda Türk milletinin kadim ruhunda tek Tanrı inancı temel bir yere sahiptir. Türklerin İslamiyet'le buluşması da bu tarihî mirastan kopuş değil, milletimizin tarihinde yeni ve belirleyici bir dönemin başlangıcıdır. Karahanlılardan Selçuklulara, Osmanlılardan Türkiye Cumhuriyeti'ne uzanan tarihimiz, bu buluşmanın siyasi, kültürel ve toplumsal izlerini taşır. Türk milletinin İslam'la kurduğu bağı anlamak için geçmişin bütün katmanlarını bilmek gerekir; ne İslam öncesi tarihimiz yok sayılmalı ne de İslam'la şekillenen büyük medeniyet mirasımız küçümsenmelidir.
Konya'daki Savatra Antik Kenti de bu tarihî hafızayı araştırırken dikkatle üzerinde durulması gereken yerlerden biridir. Buradaki kazılar ve ortaya çıkarılan eserler, Anadolu'nun geçmişine dair yeni soruların önünü açmaktadır. Savatra'da bulunduğu belirtilen “Her canlı ölümü tadacaktır” ifadesi de doğrulanmış yazıt bağlamı ve tarihlendirmesiyle ele alındığında, insanın faniliği üzerine güçlü bir düşünme imkânı sunar. Bu sözün Kur'an'daki karşılığı Âl-i İmrân suresinin 185. ayetinde yer alır. Fakat bir yazıtın hangi döneme ait olduğunu ve hangi topluluk tarafından yazıldığını belirlemek, uzman incelemesi gerektirir. Tarihî mirasımızı savunmanın yolu, bulguları doğru tanımlamaktan geçer.
Kehf Suresi'nde anlatılan Zülkarneyn kıssası da Türk tarihine dair tartışmalarımızda önemli bir düşünce kapısı açıyor. Zülkarneyn, kendisine verilen imkânları insanların korunması için kullanır; Ye'cûc ve Me'cûc'ün bozgunculuğuna karşı demir ve erimiş bakırla bir engel inşa eder. Ergenekon anlatısında ise demir dağın eritilmesiyle özgürlüğe çıkış simgelenir. Bu iki anlatı aynı olaydır diyemeyiz; Zülkarneyn'in kimliği veya Ye'cûc ve Me'cûc'ün Türkler olduğu da Kur'an'da açıkça belirtilmez. Ancak demir, dağ, engel, özgürlük ve insanları koruma temalarının karşılaştırmalı olarak araştırılması elbette anlamlıdır.
Burada asıl mesele, Türklerin cihan hâkimiyeti ülküsünü nasıl anlayacağımızdır. Cihan hâkimiyeti yalnızca toprak kazanmak, başka milletlere hükmetmek veya gücünü göstermek değildir. Gücü adaletle kullanmak, töreyi yaşatmak, mazlumu korumak ve bozgunculuğa karşı düzeni savunmak da bu ülkünün anlam dünyasında yer almalıdır. Çünkü adaletten kopan güç, kendi iddiasını tüketir.
Gelelim bugün Türk kimliği ve ülkücü hareket üzerinden ortaya atılan iddialara. Bazı çevreler Türkleri yalnızca Şamanizm üzerinden tanımlamaya çalışırken bazıları da ülkücü hareketi Vatikan'la ilişkilendiren suçlamalar ileri sürüyor. Bu iddiaları birbirinden ayırmadan, sloganlarla değil, ne söylendiğini açıkça ortaya koyarak tartışmalıyız.
Vatikan meselesinde dile getirilen benzetme şu şekilde ifade ediliyor: “Nasıl ki siyasal İslamcılar ABD'ye evet demişse, ülkücü görünümlü olanlar aslında Türkçüdür ve Vatikan'a evet demişlerdir.” Bu, iddia sahiplerinin ortaya koyduğu siyasi bir yorumdur; kendi başına kanıtlanmış bir olgu değildir. Böyle bir iddiayı ortaya atanlar, kimleri kastettiklerini, hangi olaylardan söz ettiklerini ve hangi belgelere dayandıklarını açıklamalıdır. Bir siyasi hareketin fikirlerini ve uygulamalarını eleştirmek mümkündür; fakat bir hareketi veya mensuplarını dış merkezlere bağlılıkla suçlamak, somut kanıt gerektirir.
Türk milletinin tarihî hafızasında devletin bağımsızlığı, inancın korunması ve milletin birliği güçlü değerlerdir. Benim savunduğum anlayışta Türk kimliği, devletine ve inancına bağlılıkla anlam kazanır. Elbette tarihin her döneminde bütün bireylerin aynı davrandığını söylemek mümkün değildir. Fakat tek tek kişiler üzerinden bir milleti mahkûm etmek de doğru değildir. Türk milletinin tarihini birkaç suçlama, birkaç etiket veya siyasi hesapla açıklayamazsınız. İddia varsa delil, hüküm varsa dayanak gerekir.
Bugün Türk Asrı'nı konuşuyorsak geçmişin ihtişamını tekrarlamakla yetinemeyiz. Bilim üretmek, teknoloji geliştirmek, gençlerimize fırsat sunmak, adaleti yaşatmak, ekonomimizi güçlendirmek ve bağımsız karar alabilen bir devlet yapısını korumak zorundayız. Tarihimiz bize ilham verir; geleceğimizi ise akıl, emek, birlik ve sorumlulukla kurarız.
Oğuz Kağan bize ülküyü, Bilge Kağan devlet sorumluluğunu, töre adaleti, kadim Tengri inancı tarihî köklerimizi, İslam ise milletimizin medeniyet yürüyüşünde derin bir anlam dünyasını hatırlatıyor. Bunları birbirine karşı koymak yerine tarihî bağlamlarıyla anlamalı, aralarındaki ilişkileri araştırmalı ve milletimizin geleceğine ışık tutacak bir şuur oluşturmalıyız.
Türk Asrı, geçmişe dair iddiaları tartışmasız gerçekler gibi sunmak değil, tarihî mirasımızı sağlam bilgiyle anlamak ve onu geleceğe taşımaktır. Güçlü devlet, adaletli düzen, sağlam töre, inançta samimiyet ve milletçe birlik bu yürüyüşün temelidir.
Türk milletinin ülküsü; köklerini unutmadan yükselmek, devletini bağımsız tutmak, inancını yaşamak ve gücünü adaletle buluşturmaktır. Cihan hâkimiyeti ancak bu şuurla bir medeniyet iddiasına dönüşebilir.