TÜRK MİLLETİNİN TALEPLERİ

Geçim Değil, Adalet Meselesi Bir ülkede vatandaşın taleplerini anlamak için bazen uzun uzun ekonomi raporlarına bakmaya gerek yoktur. Emekliye sorun: “Geçinebiliyor musun?” Asgari ücretliye sorun: “Bu maaşla ay sonunu getirebiliyor musun?” Öğretmene sorun: “Yıllarca okudun, şimdi mesleğini yapabiliy

Şükrü PORTAKAL Siyasetçi/Yazar

Geçim Değil, Adalet Meselesi

Bir ülkede vatandaşın taleplerini anlamak için bazen uzun uzun ekonomi raporlarına bakmaya gerek yoktur.

Emekliye sorun:

“Geçinebiliyor musun?”

Asgari ücretliye sorun:

“Bu maaşla ay sonunu getirebiliyor musun?”

Öğretmene sorun:

“Yıllarca okudun, şimdi mesleğini yapabiliyor musun?”

Gence sorun:

“Diplomanın karşılığında bir gelecek görebiliyor musun?”

Köylüye sorun:

“Motorin, gübre, yem ve mazot fiyatları karşısında ürettiğinin karşılığını alabiliyor musun?”

Cevaplar bize Türkiye'nin asıl meselesini anlatacaktır.

Çünkü mesele yalnızca ekonomi değildir.

Mesele adalettir.

Bugün Türk Milletinin gündeminde birbirinden farklı görünen ama aslında aynı noktada birleşen talepler var:

Kademeli emeklilik…

Ücretli öğretmenler…

Usta öğreticiler…

Atanamayan öğretmenler…

Yaşanabilir bir asgari ücret…

Yaşanabilir bir emekli maaşı…

3600 ek gösterge…

İşsiz gençlik…

Artan motorin fiyatları karşısında Türk köylüsü…

Ve bütün bu başlıkların üzerinde duran ekonomi meselesi.

Bunların her biri ayrı bir dosya gibi görünse de tamamının ortak adı aynıdır:

Geçim.

EMEKLİ, ÖMRÜNÜN KARŞILIĞINI İSTİYOR

Emekli, devletten lütuf istemiyor.

Çalıştığı yılların karşılığını istiyor.

2026 yılında en düşük emekli aylığı 23.552 TL olarak uygulanıyor.

Ancak rakamın kendisinden daha önemli olan soru şudur:

Bu gelir, bugünün Türkiye'sinde insan onuruna yaraşır bir hayat kurmaya yetiyor mu?

Türk töresinde yaşlıya hürmet yalnızca güzel bir söz değildir.

Büyük, ailenin hafızasıdır.

Devlet de milletinin hafızasına sahip çıkmak zorundadır.

Emekli bir insanın pazar arabasını doldurup dolduramadığı, ilacını alıp alamadığı, torununa harçlık verirken kendi ihtiyacından vazgeçip geçmediği yalnızca ekonomik bir gösterge değildir.

Bu aynı zamanda toplumsal vicdanın göstergesidir.

ASGARİ ÜCRET: YAŞAMAK MI, HAYATTA KALMAK MI?

2026 yılı net asgari ücret 28.075,50 TL olarak uygulanıyor.

Burada da soruyu doğru sormak gerekiyor:

Asgari ücret yalnızca çalışanın cebine giren para mıdır, yoksa insanın insanca yaşamasının asgari şartı mıdır?

Dünyada ücret politikaları yalnızca işveren maliyeti üzerinden değil, çalışanların satın alma gücü ve yaşam maliyeti üzerinden de tartışılıyor.

Türkiye'de ise vatandaşın temel sorusu çok daha sade:

Maaşım arttı ama hayat neden ucuzlamıyor?

Çünkü maaşın rakamı kadar, o maaşın satın alma gücü de önemlidir.

Mutfakta karşılığı olmayan zam, kâğıt üzerinde artıştır.

Gerçek refah ise vatandaşın hayatında hissedilen artıştır.

Mesele, yapılan zammın pazarda, kirada, faturada ve mutfakta karşılığını bulmasıdır.

ÖĞRETMENİN YERİ SINIFTIR

Bir başka kanayan yara eğitimdir.

Ücretli öğretmen…

Usta öğretici…

Atanamayan öğretmen…

Hepsinin ortak noktası aynı:

Eğitim vermek istiyorlar.

Bir ülkenin yetişmiş insan gücü işsiz kalırken, sınıflarda öğretmen ihtiyacı tartışılıyorsa burada yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda insan kaynağının kullanılmasıyla ilgili bir mesele vardır.

Türkiye'nin genç ve eğitimli insanını üretime kazandırması gerekir.

Çünkü öğretmen yalnızca ders anlatmaz.

Milletin geleceğini inşa eder.

Bir öğretmenin yıllarca eğitim aldıktan sonra mesleğini yapamaması, yalnızca o öğretmenin sorunu değildir.

O boş kalan her sınıf, Türkiye'nin geleceğinden eksilen bir parçadır.

GENÇLİK: DİPLOMA VAR, GELECEK VAR MI?

Belki de üzerinde en fazla düşünmemiz gereken başlık budur.

OECD verilerine göre Türkiye'de 18-24 yaş grubundaki gençlerin önemli bir bölümü ne eğitimde ne de istihdamda.

Bu rakam yalnızca bir istatistik değildir.

Her yüzde puanın arkasında bir genç vardır.

Bir evlat…

Bir aile…

Bir hayal…

Bir gelecek beklentisi…

Türkiye gençlerine:

“Oku.” diyor.

Genç okuyor.

“Meslek sahibi ol.” diyor.

Genç meslek sahibi oluyor.

Sonra genç soruyor:

“Peki şimdi nerede çalışacağım?”

İşte devlet aklı burada devreye girmelidir.

Gençliğe sadece sınav kapısı değil, üretim kapısı açılmalıdır.

Çünkü işsiz genç yalnızca ekonomik bir kayıp değildir.

Umudunu kaybeden genç, toplumun geleceği açısından da büyük bir meseledir.

TÜRK KÖYLÜSÜ ÜRETİYOR, AMA NE KADAR KAZANIYOR?

Bir başka mesele köylünün meselesidir.

Mazot pahalanıyor.

Gübre pahalanıyor.

Yem pahalanıyor.

Tohum pahalanıyor.

Elektrik pahalanıyor.

Üreticinin maliyeti yükseliyor.

Fakat tarladan çıkan ürünün üreticiye bıraktığı gelir aynı hızla artmıyorsa bunun bedelini yalnızca çiftçi ödemez.

Bütün millet öder.

Çünkü üretmeyen ülke, dışarıdan almak zorunda kalır.

Dışarıdan alan ülke döviz harcar.

Döviz harcayan ülke maliyetle karşılaşır.

Maliyet yükselirse market rafına yansır.

Sonunda mesele yeniden vatandaşın mutfağına gelir.

Yani köylünün mazotu ile şehirlinin ekmek fiyatı arasında görünmeyen ama çok güçlü bir bağ vardır.

Türk köylüsünü yaşatmak yalnızca tarım politikası değildir.

Milli güvenlik meselesidir.

3600 EK GÖSTERGE VE EMEĞİN DEĞERİ

Devlet çalışanı açısından da temel mesele aynıdır:

Emeğin karşılığının adil verilmesi.

3600 ek gösterge tartışması da bu nedenle yalnızca bir maaş kalemi olarak görülmemelidir.

Çünkü kamu görevlisinin emeği, sorumluluğu ve çalışma hayatındaki yeri ekonomik olduğu kadar sosyal bir değere de sahiptir.

Devlet çalışanına güven verecek.

Çalışan geleceğini görebilecek.

Emekli olduğunda da hayatının bir anda daralmayacağını bilecek.

Bunun adı sosyal devlettir.

PEKİ DÜNYA NE YAPIYOR?

Dünya ülkeleriyle mukayese ettiğimizde karşımıza önemli bir tablo çıkıyor.

OECD genelinde istihdam oranı yüzde 70'lerin üzerindeyken Türkiye'nin istihdam oranı bunun belirgin biçimde altında kalıyor.

Bu bize şunu söylüyor:

Türkiye'nin meselesi sadece

“Maaş ne kadar?” sorusu değildir.

Asıl soru:

“Kaç kişi üretime katılıyor ve üretilen refahtan kim ne kadar pay alıyor?”

Ekonominin büyümesi elbette önemlidir.

Ancak büyümenin vatandaşın hayatına yansıması da en az büyümenin kendisi kadar önemlidir.

Çünkü ekonomi büyüyebilir.

Fakat vatandaş bunu mutfağında hissedemiyorsa sorulması gereken soru şudur:

Büyümenin bereketi kimin sofrasına ulaşıyor?

İşte sosyal devlet anlayışı tam burada önem kazanıyor.

AHLAK VE TÖRE BİZE NE SÖYLÜYOR?

Türk töresinin merkezinde bir anlayış vardır:

Adalet.

Devlet güçlü olacak.

Ama gücünü milletine karşı değil, milletinin huzuru için kullanacak.

Çalışan alın terinin karşılığını alacak.

Emekli ömrünün karşılığını alacak.

Öğretmen emeğinin karşılığını alacak.

Çiftçi ürettiğinin karşılığını alacak.

Genç geleceğini görebilecek.

Esnaf kepengini kapatmadan evine ekmek götürebilecek.

Aile çocuğuna güvenle bakabilecek.

Bunlar bir ülkenin zenginliğinin değil yalnızca, adalet duygusunun da ölçüsüdür.

Türk devlet geleneğinde devlet ile millet birbirinden ayrı düşünülemez.

Millet varsa devlet vardır.

Devlet varsa milletin huzuru vardır.

Bu nedenle bugün yapılması gereken sadece rakamları değiştirmek değildir.

Sistemin insanı merkeze alan tarafını güçlendirmektir.

BİR DE MİLLETİN VİCDANINDAKİ TALEP VAR

Türk Milletinin bütün bu ekonomik, sosyal ve çalışma hayatına ilişkin taleplerinin yanında bir başka hassasiyeti daha vardır.

O da adalet duygusudur.

Bugün kamuoyunda Abdullah Öcalan'ın statüsü konusunda farklı görüşler ve tartışmalar yürütülüyor.

Fakat burada mesele yalnızca hukuki bir düzenleme değildir.

Mesele, Türk Milletinin vicdanıdır.

Bu millet yıllarca terörün acısını yaşadı.

Evlatlarını şehit verdi.

Anneler evlatlarının tabutlarına sarıldı.

Çocuklar babasız kaldı.

Aileler yıllarca evlatlarının acısını taşıdı.

Bu nedenle Türk Milletinin önemli bir kesiminin hassasiyeti açıktır:

Terörsüz Türkiye isteniyor.

Silahların susması isteniyor.

Gençlerin ölmediği bir Türkiye isteniyor.

Ama bunun yanında terörün sorumlusu olarak görülen bir kişiye, milletin vicdanını yaralayacak özel bir siyasi statü verilmemesi de isteniyor.

Çünkü Türk Milletinin nazarında mesele yalnızca siyaset değildir.

Şehitlerin hatırasıdır.

Gazilerin hukukudur.

Annelerin gözyaşıdır.

Devletin adalet duygusudur.

Türk töresinde barış değerlidir.

Ama barışın anlamı adaletin ortadan kaldırılması değildir.

Devlet elbette terörü bitirmek, silahları susturmak ve gençlerin ölmediği bir Türkiye kurmak zorundadır.

Fakat bunu yaparken şehitlerin hatırasını, gazilerin hukukunu ve yıllarca terörün bedelini ödeyen ailelerin vicdanını da gözetmek zorundadır.

Çünkü:

Barış ile adalet birbirinin düşmanı değildir.

Gerçek toplumsal barış, insanların

“Benim evladım neden öldü?” sorusuna verecek bir cevabın da olduğu yerde kurulabilir.

TÜRK MİLLETİ ÇOK ŞEY İSTEMİYOR

Türk Milleti; lüks istemiyor.

İsraf istemiyor.

Başkasının hakkını istemiyor.

Çalışmadan kazanmak istemiyor.

Çalıştığının karşılığını istiyor.

Emekli huzur istiyor.

Öğretmen güvence istiyor.

Genç gelecek istiyor.

Çiftçi üretiminin karşılığını istiyor.

İşçi alın terinin değerini istiyor.

Esnaf ayakta kalmak istiyor.

Aile çocuğuna güvenle bakmak istiyor.

Ve bütün millet tek bir şey istiyor:

Yarınından endişe etmeden yaşamak.

Bunun adı ekonomi politikasıdır.

Ama bundan daha büyük bir adı vardır:

Devlet-millet adaleti.

Bugün Türkiye'nin önündeki mesele yalnızca enflasyonu düşürmek değildir.

Sadece faizleri, dövizi, bütçeyi veya büyüme rakamlarını konuşmak da yetmez.

Asıl mesele şudur:

Bu ülkenin insanı ürettiği değerin karşılığını alabiliyor mu?

Eğer alamıyorsa, devlet aklı bu sorunun cevabını aramak zorundadır.

Çünkü güçlü devlet yalnızca sınırlarını koruyan devlet değildir.

Vatandaşının sofrasını, emeğini, onurunu ve geleceğini de koruyan devlettir.

Türk Milletinin talebi aslında çok açık:

“Hakkımız olanı istiyoruz.”

Ne eksik…

Ne fazla…

Hakkımız olanı.

Ve bunun adı bazen maaş, bazen emeklilik, bazen iş, bazen üretim, bazen gelecek, bazen de adalettir.

Çünkü devlet büyüdükçe millet küçülmemeli.

Tam tersine;

Millet huzur buldukça devlet güçlenmeli.

İşte Türk töresinin, ahlakının ve devlet anlayışının özü de budur.

Millet varsa devlet vardır.

Adalet varsa devletin itibarı vardır.

Adalet varsa gelecek vardır.

Ve bugün Türk Milletinin beklentisi aslında tek bir cümlede özetlenebilir:

Geçiminde refah, emeğinde karşılık, geleceğinde umut ve devletinde adalet istiyor.

Çünkü ekonomi sadece rakam değildir.

Ekonomi, insanın hayatıdır.

Ve insanın hayatına dokunmayan hiçbir ekonomik başarı, milletin gönlündeki refah duygusunun yerini tutamaz.

Yazarın diğer yazıları