Şükrü Portakal YAZAR
EMEKLİ BU MİLLET İÇİN YÜK DEĞİL, ŞEREF MADALYASIDIR.
Şükrü Portakal
2026-05-30
Bir ülkenin büyüklüğü
gökdelenlerinin yüksekliğiyle değil, emeklisine gösterdiği vefayla ölçülür.
Bugün Türkiye'de
milyonlarca emekli, yıllarca ödediği primlerin ve verdiği emeğin karşılığını
almak için mücadele ediyor. Kimi öğretmen olarak nesiller yetiştirdi, kimi işçi
olarak fabrikalarda alın teri döktü, kimi memur olarak devletine hizmet etti.
Şimdi ise önemli bir bölümü ay sonunu nasıl getireceğini hesaplıyor.
Ekonomide olumlu
gelişmelerden söz ediliyor. Enflasyonun düşüş eğilimine girdiği ifade ediliyor.
İhracat rakamları açıklanıyor, büyüme hedefleri ortaya konuluyor. Bunların
tamamı önemlidir. Ancak vatandaşın sorduğu tek soru vardır:
"Bu iyileşme benim
cebime ne zaman yansıyacak?"
Emekli maaşları ve
asgari ücret artık yalnızca ekonomik bir konu olmaktan çıkmıştır. Bu mesele
doğrudan sosyal adalet meselesidir.
Bugün bir emeklinin
kira, elektrik, doğal gaz, gıda ve sağlık giderleri karşısında rahat bir nefes
alabildiğini söylemek mümkün değildir. Bu nedenle temmuz ayında yapılacak
düzenleme milyonlarca insan için hayati önem taşımaktadır.
Kanaatim odur ki emekli
ve asgari ücretliye yapılacak artış yalnızca enflasyon farkıyla sınırlı
kalmamalıdır. Refah payı mutlaka devreye alınmalıdır. Toplumun beklentisi
güçlüdür. Yüzde 35'in altında kalacak bir artışın vatandaş nezdinde karşılık
bulması zor görünmektedir.
Daha da önemlisi,
Türkiye artık emeklisini yoksulluk sınırında yaşamaya mahkûm eden bir anlayışı
geride bırakmalıdır. Hedef; emeklinin yalnızca hayatta kalması değil, insanca
yaşaması olmalıdır. Bugün birçok uzmanın hesapladığı yaşam maliyetleri dikkate alındığında,
emekli gelirlerinin önümüzdeki dönemde 40 bin TL seviyelerine yaklaşmasını
sağlayacak uzun vadeli bir planın ortaya konulması kaçınılmaz hale gelmiştir.
Çünkü emekli sadaka
istemiyor.
Emekli, yıllarca ödediği
primlerin karşılığını istiyor.
Emekli, torununa harçlık
verebilmeyi istiyor.
Emekli, eczaneye
giderken hesabını yapmak zorunda kalmak istemiyor.
Emekli, bu ülkeye
verdiği ömrün karşılığında onurlu bir yaşam istiyor.
Devlet güçlü olabilir.
Ekonomi büyüyebilir. Rakamlar yükselebilir. Ancak emekli mutlu değilse, refah
toplumun tabanına yayılmıyorsa o başarı eksik kalır.
Temmuz ayı yalnızca
maaşların değil, sosyal vicdanın da sınavı olacaktır.
Ve unutulmamalıdır:
Emekli bu millet için yük değil, bu milletin şeref
madalyasıdır.
Bu toprakların mayasında
yalnızca ekonomi değil, adalet anlayışı da vardır. Yüce Allah Kur'an-ı Kerim'de, "Şüphesiz Allah adaleti, iyiliği
ve yakınlara yardım etmeyi emreder..." buyurmaktadır. Adalet yalnızca
mahkeme salonlarında değil, milletin sofrasında da tecelli etmelidir.
Türk devlet geleneğinde ise hükümdarın en önemli
görevi halkını aç ve açıkta bırakmamaktır. Orhun Yazıtları'nda Bilge Kağan'ın
milletini doyurmak ve refaha ulaştırmak için verdiği mücadele anlatılır. Türk töresine göre devlet; millet yaşasın diye vardır. Güçlü devlet anlayışının
temelinde de vatandaşın huzuru ve refahı bulunur.
Bugün emeklilerimizin ve
çalışanlarımızın beklentisi ayrıcalık değil, adalettir. Çünkü adaletin olmadığı
yerde huzur, huzurun olmadığı yerde ise güçlü bir gelecek inşa etmek mümkün
değildir.
Bu haklı talep,
yalnızca modern ekonominin bir gerekliliği değil; aynı zamanda mensubu
olduğumuz yüce dinimizin ve bin yıllık asil Türk töremizin bize yüklediği
sarsılmaz bir sorumluluktur.
İslam inancı, emeğin ve
alın terinin hakkını korumayı imanın bir parçası sayar. Nitekim Yüce Allah,
Kur'an-ı Kerim'de adaleti ve hakkı gözetmeyi kesin bir dille emrederek şöyle
buyurmaktadır:
"İnsanlar arasında hükmettiğiniz zaman
adaletle hükmedin. Allah, bununla size ne güzel öğüt veriyor!" (Nisâ
Suresi, 58. Ayet)
İşçinin, memurun ve
emeklinin hakkını enflasyon karşısında eritmek, adaleti zedelemek ve kul
hakkına girmektir. Dinimiz, "İşçinin
ücretini alın teri kurumadan veriniz" düsturuyla emeğe kıymet
verirken, devletin de tebaasını koruması bu adaletin en büyük tezahürüdür.
Öte yandan, İslamiyet
ile taçlanan Türk töresi, devleti yönetenlerin en birinci vazifesini
"halkı refaha kavuşturmak" olarak belirlemiştir. Bilge Kağan, bin
küsur yıl öncesinden Orhun Kitabeleri'nde Türk devlet felsefesinin özünü şu
sözlerle haykırmaktadır:
"Fakir milleti zengin kıldım, az milleti çok
kıldım. Aç millet doyurdum, çıplak milleti giydirdim..."
Türk devlet geleneğinde
hakanın kudreti, sarayların büyüklüğüyle değil; halkının tokluğu ve refahıyla
ölçülür. Töreye göre halkı darda bırakmak, bey için bir utanç vesilesidir.
Dolayısıyla bugün emeklinin, memurun ve asgari ücretlinin insan onuruna yaraşır
bir maaş talep etmesi, bu topraklarda
bin yıldır hüküm süren devlet-millet sözleşmesinin doğal bir sonucudur.
ETİKETLER: konya, postası, gazete, dergi
YORUMLAR
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!
YORUM YAP